Avrupa'da kahvenin tüketilmeye başlaması, alkol almayan insanlara, sosyal faaliyetleri için, barlara alternatif olacak bir mekan sağladı. İlk kafenin (kahvehane olarak) 1550'lerde İstanbul'da ortaya çıkmasından sonra 1600'lerde İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere'de kafeler açılmaya başlandı. Sonraki 200 yıl boyunca Avrupa'nın en ünlü kafeleri coffeehouse (kahvehane) adıyla Londra'da açıldı ve haber, tartışma ve siyasi grupların buluşma yeri hâline geldi. Kafe sahipleri Whig ve Tory gazetelerini halka ulaştırmak için birbiriyle yarışıyor; kafelerde sigorta, gemi, mal ve hatta nadiren de köleler alınıp satılıyordu. Entelektüeller, aktörler ve sanatçılar müdavimi oldukları kafelerde görüş ve eserlerini arkadaşlarına sunuyordu. Kafeler mektup ve parsellerin alınıp verildiği gayriresmi postaneler hâline gelmişti. 19. yüzyılda günlük gazetelerin basılması ve posta idaresinin kurulması ile kafeler bu özelliklerini zamanla kaybetti.

Aynı dönemlerde Fransız kafeleri de (café) entelektüeller ve sanatçılar için bir buluşma noktası hâline gelmişti. Bu durum dönemin edebî eserlerinde ve resimlerinde açıkça görülmektedir. Zengin gurmeler Paris'in lüks restoranlarında yemek yerken, daha sıradan mekanlar olan kafe ve bistrolarda "Bohem" sanatçılar yemek yiyordu. Kafeler 20. yüzyıl boyunca Fransa'da önemli bir sosyal kurum olmaya devam etti.

20. yüzyılın sonlarında espresso gibi değişik kahve türleri ABD'de popüler hâle geldi ve kahve konusunda uzmanlaşmış pek çok mekan açıldı. Aynı dönemde Türkiye'de de Avrupai tarzda kafeler yaygınlaşırken, geçmişte entelektüellerin buluşma yerlerinden olan kahvehane ve kıraathaneler iskambil, okey ve tavla gibi oyunların oynandığı oyun salonlarına dönüştü.